FİLMEKİMİ 2023 – İZMİR

Maalesef Filmekimi, 2022’de olduğu gibi 2023’te de yaşadığımız şehir Ankara’ya gelmedi. Biz de çareyi kalkıp İzmir'e gitmekte bulduk. Aslında FilmEkimi İzmir’de ve İstanbul’da vardı bu sene. Başta daha yakın olması sebebiyle İstanbul’a gitmeyi düşünüyorduk fakat İstanbul’da program on güne yayılıyordu ve dört farklı sinemada gösterim vardı. Bizim bu kadar uzun zamanımız olmadığından ve ne yalan söyleyelim, İstanbul’da bir sinemadan diğerine koşturma fikri gözümüzü korkuttuğundan İzmir’e gitmeyi tercih ettik, İzmir’de program 3 gün ve tek salondaydı. 

Saat Kulesi ve çekinebildiğimiz en net fotoğrafımız

Burada şunu da belirtmek isterim, önümüzdeki senelerde Filmekimi'ne gitmeyi planlarsanız biletlerin satışa çıkma tarihini ve saatini takip etmeyi unutmayın çünkü biletler çok hızlı tükeniyor, anında almaya çalışmakta fayda var. Satışa çıktığı anda da muhtemelen site yoğunluktan çökecek ve bir saat kadar sinir harbi yaşayacaksınız ama pes etmeyin, sonuçta alınıyor 😊

19 Ekim Perşembe gecesi Ankara’dan İzmir’e doğru otobüsle yola çıktık. Otobüs bizi inanılmaz mutlu etti, Pamukkale Jumbo ile seyahat ettik, koltuk aralıkları çok genişti ve sandviç ikram ediyorlardı, bizim gönlümüzü fazlasıyla fethetti bu durum. 

Sabah 8 gibi İzmir’e vardık. Taksiyle Alsancak’taki otelimize geçtik ama tabii ki sabahın bu erken saatinde odalarımız hazır olmadığından eşyalarımızı resepsiyona bırakıp çıktık. Otel Balca isimli bir otelde konakladık; fiyatından, temizliğinden, konumundan ve oteldekilerin kibarlığından çok memnun kaldığımızı belirtmeliyim burada. 

Perfect Days 

Otelden çıkıp gevrek ve boyozlarımızla kahvaltı yaptıktan sonra, kordon boyunca yürüyerek Konak Pier AVM’ye ulaştık, sabah 11’deki Perfect Days gösterimine gittik. Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan filmin yönetmeni ‘Paris, Texas’ filmiyle de tanınan Wim Wenders. Yol yorgunluğuyla maalesef hafif uyuklayarak izlediğimiz bu filmi ben beğendim, filmde büyük olaylar yok, hayattan sıradan kesitler sunuluyor, bittiğinde buruk bir mutluluk bırakıyor insanda. Ayrıca müzikleri çok güzel.

Perfect Days’ten çıktıktan sonra Konak’ta biraz dolaşıp kumru yedik. Kumru çok da sevdiğim bir yiyecek değil maalesef, içindeki ürün karmaşasına rağmen bana yavan geliyor nedenini asla anlamadığım bir şekilde. Kumrucudan sonra otelimize dönmeye ve dinlenip akşam için hazırlanmaya karar verdik. Otelden çıkınca Kemeraltı’na gittik. Kemeraltı’nda tüm sokaklar kazılmış ve inşaattan dolayı biraz toz toprak içindeydi, bu durum gezimizin verimini düşürse de çok keyifliydi. Akşam yemeğinden sonra bir pastanede ‘torpil’ tatlısını denedik, milföy hamuruna sarılı kremalı bir tatlı bu, üstüne döktükleri pudra şekeri de her yerime bulaştı ve tadı da inanılmaz değildi ama Konak Meydanı’nda güzel bir kafede oturmak başlı başına bir keyif tabii ki… 

Ve sonra da ikinci filmimize gittik.

Anatomy of a Fall 


İsminden ve afişinden anlaşılacağı gibi filmde evinin balkonundan düşerek hayatını kaybeden bir adamın intihar mı ettiği yoksa bir cinayetin kurbanı mı olduğu aydınlatılmaya çalışılıyor. Filmin temposu inanılmaz, oyunculuklar çok iyi, Filmekimi’nde izlediğim ve en çok sevdiğim film oldu. Bir filmde en çok dikkat ettiğim ve yakalayınca çok mutlu olduğum şeyi de yakalattı bu film bana, karakterlerin psikolojik açıdan altı doldurularak yazılmış olması. Karakterlerin yaptıkları şeyler, verdikleri tepkiler ne kadar garip olursa olsun, ‘Bu karakter neden bunu yaptı?’ sorusu uyandırmıyor, kişilikleriyle örtüşüyor her şey. Ayrıca filmde Snoop isimli inanılmaz tatlı bir köpek oyuncu var bayıldık kendisine, zaten Cannes’da Palm Dog ödülünü de kazanmış, bu ödülü sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. 

Cannes’da Altın Palmiye kazanan bu filmin yönetmeni ise Justine Triet

Anatomy of a Fall izlerken minik de bir depreme yakalanmışız, sarsıntıyı biz de hissettik ama bizim sırada birileri hareket ettiği için koltuklar sallanıyor sanmıştık, çıkınca konuşulanlardan anladık ki depremmiş. 

İzmir’de ilk günümüzü böylece tamamlamış olduk. 

İkinci gün ilk filmimiz 13.30’da başlıyordu. Sabah film olmaması bize çok iyi geldi çünkü erkenden uyanamayacak kadar yorgunduk. Uyanıp hazırlandıktan sonra kahvaltı için oteldekilerin tavsiyesiyle Zeynel Ergin Gevrek Fırını’na gittik. Fırın inanılmaz kalabalıktı ve yer bulmak çok zor oldu ama insan boyozlar gelir gelmez anlıyor kalabalığın nedenini, inanılmaz lezzetliydi. Çeşit çeşit boyozlar var; kıymalı, domatesli peynirli, patlıcanlı, tahinli… Domates peynirli ve tahinli benim favorilerim oldu, bunları yazarken bile canım çekti… 

Kahvaltıdan sonra yine kordonda yürüyerek sinemaya ulaştık. Denizde çok fazla denizanası var, yürürken insan sürekli ‘Acaba zehirliler mi?’ diye düşünüyor, zehirli olmasının kime ne zararı olur onu da bilmiyorum ama yanlışlıkla denize düşmek istemem mesela… 

Evil Does Not Exist 

İlk filmimiz Ryusuke Hamaguchi’nin yazıp yönettiği Evil Does Not Exist oldu. Kendisi Drive My Car’ın da yönetmeni olduğu için ve ben bu filme bayıldığımdan, yüksek bir beklentiyle girdim filme. Ama beklentimi hiç ama hiç karşılamadı. Film, Japonya’da bir dağda yapılacak camping tesisinin suları kirleteceği korkusu üzerine proje yetkilileri ve köylüler arasındaki çekişmelerle başlıyor. Köylülerin tepkisi o kadar karikatürvari ki, ben hiç yakıştıramadım Hamaguchi beyefendiye. Filmin sonu da, spoiler vermemek adına detay yazmayacağım ama beni ‘Ne alaka?’ hissiyle baş başa bıraktı. Çekimler tabii ki yine çok güzeldi o konuda hakkını yiyemem ama olaylar ve karakterler açısından bence sınıfta kaldı. Baş rollerden biri olan küçük kız çok tatlıydı… 

Film çok da anlam veremediğim bir şekilde Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü kazanmış… 

Fallen Leaves 


Cumartesi günü ikinci filmimiz, Aki Kaurismaki’nin yönettiği Fallen Leaves oldu. Komedi-dram türünde, aslında eğlenceli diyaloglar da içeren ve keyifli bulunabilecek bir film ama filmin sonbahar renkleri beni inanılmaz bunalttı ve sadece 1 saat 22 dakika olmasına rağmen çok sıkıldım. Yönetmenin bu tercihini estetik bulan da çok kişi var o yüzden haksızlık etmek istemem, yine de hiç ama hiç benlik bir film değildi maalesef. 

Fallen Leaves’ten çıktıktan sonra, İzmir’in bir sokak yemeği olan söğüş denemeye karar verdik. Kelle eti ve beyinle yapılan bir dürüm bu, bana hiç hitap etmedi açıkçası beynin o kremsi kıvamı ve etlerinin soğukluğuyla… Ama denediğimize mutluyum çünkü merak ediyordum. Söğüşçüden sonra Göktürk şambali tatlısı aldı, bu da revani gibi bir tatlı ve içinde de kaymak var. Ben ne kadar almadan önce yemeyeceğimi iddia etsem de Göktürk’ün tatlısının tadına baktım tabii ki ve bayağı güzeldi. 

 The Zone of Interest 


Veee Filmekimi kapsamında gittiğimiz son film Cannes Film Festivali Büyük Ödülü’nü kazanan, Jonathan Glazer imzalı The Zone of Interest oldu. Film beyazperdede görmeye alışık olduğumuz toplama kamplarını, bir Nazi subayının ailesinin etrafında dönen olaylarla aktarıyor bize. Farklı bir açıdan ele alınmış, oyunculukları çok iyi olan tutarlı bir hikaye görüyoruz, hoş bir filmdi bence. 

Ayrıca film Cannes Film Festivali Büyük Ödülü’nün de sahibi. 

Cumartesi akşamını, hazır İzmir’e gelmişken Alsancak’ta güzel bir meyhanede geçirdik. İzmir gerçekten keyifli bir şehir. 

Pazar günü dönüş günümüzdü, İzmir’in tadını biraz daha çıkarabilelim diye bugün filme gitmedik. Sabah odayı boşalttıktan sonra eşyalarımızı otobüs saatimize kadar resepsiyona bırakmayı rica ettik, tabii ki kabul etti tatlı otel sahiplerimiz. Kahvaltı için yine Zeynel Ergin Gevrek Fırını’nı tercih ettik ve yine pişman etmedi, gerçekten inanılmaz lezzetli boyozları var… Sonra da Alsancak’ta tatlı takıcılar ve mağazalar gezip, İzmir’in meşhur bomba tatlıcısı Çelebi’den bomba yedik. Çikolatalısı her zamanki gibi çok güzel ama vişnelisi pek hoşumuza gitmedi, ekşi sevenler belki sevebilir. Birer kahve içtikten sonra otobüs saatimiz yaklaştı, otelden eşyalarımızı alıp bir mahalle pazarının içinden, Ege’nin taptaze yeşilliklerini satan tezgahların güzel kokuları arasından geçip ana caddeye ulaştık, taksiye binip otobüsümüze yetiştik ve 8 saatlik bir yolculukla bu keyifli geziyi tamamlayıp Ankara’mıza döndük…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder