27 YAŞ SOHBETİ – Ne Olduk? Ne Olamadık? Ne Olacağız? Ne Olamayacağız?

27 yaşımı bitirdiğim günden herkese merhaba! İlk gençliğin biter gibi olduğu ama tam da bitmediği, yetişkinliğin başlar gibi olup tam başlamadığı karmaşık yaşlardayız. İş hayatı, duygusal ilişkiler, arkadaşlıklar, aile düzeni… Birçok şey kararsızlıklarla, savrulmalarla geçiyor bu yaşlarda. İnsan kendi istekleriyle ömrü boyunca kendine dayatılmış olanı tam olarak ayıramıyor, ayırabildiğinde de her zaman özgür karar veremiyor.

Bir sanat ya da spor dalı gibi özellikli bir alanla uğraşmıyorsanız üniversite sınav sonucuna kadar hayatta yapmanız gereken her şey belli aslında, belki bu alanlarla uğraşsanız bile dayatılan şeyler aynı: Verilen ödevleri yapmak, lise-üniversite sınavlarına hazırlanmak. Yorucu, stresli ama bir yandan sizin kararınızın pek de bir şeyi değiştiremediği dönemler bunlar. Tabii kişi ne kadar çalışıp çalışmayacağına kendi karar veriyor ve çevresindeki koşullar da bu durumu çok etkiliyor ama sonuçta herkes benzer şekilde puanına göre bir tercih yapıyor, kendi karar mekanizmalarımızın çok dışında, üstünde belirlenmiş bir dönem bu.

Bu dönemler de o kadar basit değil tabii: Bu süreçlerde ailenizin, öğretmenlerinizin, arkadaşlarınızın size karşı tutumu; sevgileri, destekleri, eleştirileri, acımasızlıkları hayatınızın ilerleyen dönemlerinde de size yön veren iç sesi oluşturuyor. Asla yüzde yüz bir gerçeklikten bahsetmiyorum ama genellikle çocukluk-ergenliğinizdeki sesler destekleyiciyse ilerleyen yaşlarda öz şefkatiniz, öz toleransınız daha yüksek oluyor. Eğer eleştirel, acımasız, yargılayan sesler baskınsa doğal olarak iç sesiniz de bu tonda çınlıyor; siz fark edip bu durumu iyileştirme çabasına girene kadar…

Bazen başaramadığımız şeylerin, mutsuzluklarımızın sorumluluğunu ailemize, öğretmenlerimize atmak çok kolay oluyor, “Onlar böyle yapmasaydı böyle olmazdım.” demek bizi rahatlatıyor. Olduğumuz birçok iyi şeyde onlara benzer şekilde haklarını teslim etmiyoruz bazen ama suçlamak kolay geliyor. Bazen onları suçlayarak olduğumuz yerde kalıyoruz, kendi durumumuzu düzeltme sorumluluğunu artık almak zorunda olduğumuzu fark edemiyoruz, yine bir şekilde onlar düzeltsin istiyor çocuksu bir yanımız. Bazen de kabulleniyor, çabalıyor, düzeltiyoruz şikayet ettiğimiz şeyleri.

Hepimiz benzer hedeflere farklı yokuşlardan çıkıyoruz… Kimimiz daha dik, daha taşlı; kimimiz daha yeşil, güzel manzaralı yollardan ilerliyor ve bizden büyük güçlerce belirlenen hedefler için mücadele edip bir sonuç elde ediyoruz. Bence insanın en büyük şoklarından biri üniversite sınavıyla başlıyor:

Önünüzde aldığınız puan duruyor, ama lise giriş sınavından farklı olarak yaşamak zorunda olduğunuz yerdeki okulları yüksekten düşüğe sıralayarak tercih yapmaktan daha farklı bir durum var bu sefer. ÖMÜR BOYU YAPACAĞINIZ MESLEĞİ SEÇECEKSİNİZ. Bir yanda ailenizin, öğretmenlerinizin, toplumun doğduğunuzdan beri maruz kaldığınız beklentileri var, bir yanda kendi istekleriniz. Kendi istekleriniz demişken… 18 yaşında anne babalarımızın meslekleri dışında ne meslek gördük, ne yaşadık ki istediğimiz bölümü seçebilelim? Neyse, sevdiğimiz derslerden veriler çıkarmaya çalışıp etrafımızdakilerin baskı düzeyini de kendimizce bir şekilde yönetip bir karar veriyoruz ve yıllardır heyecanla beklediğimiz üniversite dönemi başlayıveriyor.

Üniversite çok ilginç bir dönem. Burada insanın şunun farkına varması gerekiyor: Önceki eğitim şekli TAMAMEN geride kaldı. Artık derslerin yanına eskiye oranla çok daha geniş bir sosyal hayat ekleniyor. Bunu yönetme şekli de kişiden kişiye çok değişiyor: kimilerimiz dersleri kimilerimiz sosyal hayatı ön plana alıyoruz, kimilerimiz iki aşırı uçtan birinde kayboluyor kimilerimiz daha dengeli hareket ediyor. Kimilerimiz seçtiği meslekten memnun olmayıp vazgeçiyor, kimilerimiz vazgeçmek istese de geçemiyor, duyduğumuz iç ve dış sesler arasında yolumuzu çizmeye çalışıyoruz.

Üniversite bitince en yakın arkadaşlarımız bizden çok uzaklara savruluyor, ortak hayatlarımız yavaş yavaş birbirinden ayrılıyor. İş arıyoruz, bulamıyoruz, buluyoruz ama mutsuz oluyoruz, değiştiriyoruz, değiştirmek isteyip değiştiremiyoruz, kaybolmuş ve kaybetmiş hissediyoruz. Bazı günler mutlu oluyoruz; bazı günler ne yapmak istediğimizi, ne olmak istediğimizi bulamamış hissediyor, yeni yollar bulmak için geç kalıp kalmadığımızı sorguluyoruz. Bulunduğumuz kariyerde ilerlemiş kişilerin nasıl bu kadar emin olabildiklerini düşünüyoruz. Acaba yaşamak istedikleri hayat gerçekten bu muydu yoksa bu yolda “ilerlemedikleri” zaman başarısız hissedecekleri korkusuna karşı gelemeyerek mi buraya savruldular? Başka yolları merak ettiler mi yoksa bu düşünce sosyal medyada gördüğümüz binlerce seçenek yüzünden günümüzün bir laneti ve o yüzden mi böyle hissediyoruz?

Kazancımızı sorguluyoruz. Her gün sosyal medyada gördüğümüz hayatlarla kendimizi kıyaslıyor, herkesi bir şeyler başarmış ve mutlu zannedip kendimizi geride kalmış hissediyoruz. Sağa sola savrularak bir yerden kaçırdığımız hayatı yakalamaya çalışıyoruz ama amaçsız, iradesiz bir çabayla her gün farklı şeyin peşinden koşunca hiçbir yerinden tutamıyor, yaşamakta olduğumuz hayatın değerini de unutuyoruz.

Büyüyüp para kazandıkça ebeveynlerimizle ilişkimiz değişiyor. Artık “çocuk” değil “birey” oluyoruz. Kimilerimiz buna dünden hazırken kimilerimiz çocuk rolünden, bağlılık-bağımlılıktan kendini o kadar kolay kurtaramıyor. Kimilerimiz çocuk rolünden çıkmaya hazır olsa da maddi olarak yetişkin hayatını karşılayamadığından bir şekilde mecbur kalıyor rolleri sürdürmeye, ama çocukken olduğu gibi mutlulukla karşılanmayabiliyor evde bu durum, bir de bu stres çöküyor omuzlarımıza.

Partnerlerimiz oluyor… Ailemizde gördüklerimizle bir yol çiziyoruz ilişkilerimizde farkında olsak da olmasak da. Ya onların yaşadıklarının benzerine ya da korkularımızdan dolayı tam tersine çekiliyoruz. Aile boyu aktarılan korkularla, doğrularla, yanlışlarla ilerlemeye çalışıyoruz. Evlenmek, çocuk sahibi olmak gibi şeylere ne zaman, nasıl karar verilmeli, doğru zamanları nasıl belirlemeli? Kendi istek ve planlarımızla ailelerinki hatta daha geniş çevrelerinki çatışıyor, çarpışıyor, karışıyor. Şanslıysak destek görüyor ve özgürce kendimiz karar verebiliyoruz, o kadar şanslı olamadığımızda ödünler veriyor ve mutlu olmak için dualar ediyoruz. Kimilerimiz yeni ailesini kurup bambaşka bir yetişkinlik boyutuna ulaşıyor, çok da güzel yönetiyor bu süreci. Kimilerimiz de pişman oluyor yaptıkları ve yapmadıklarından.

Hobiler ediniyoruz. Çok severek yaptığımız hobinin karşılığında sosyal medyada “Sevdiğiniz şeyi işiniz yapın.” propagandası pompalanıyor ve bir anda hobinizi işe çevirmediğiniz için salak hissediyorsunuz. Zevk aldığınız şey de çöküveriyor omuzlarınıza yeni bir ağırlık olarak. Veya hobinize harcadığınız zamanı nereden çaldığınızı hesaplamaya çalışıyorsunuz; işiniz, partneriniz, arkadaşlarınız, aileniz… Alın size yeni bir ağırlık. Bir de harcadığınız parayı hesaplayınca daha da canınız sıkılıyor. Belki de hiç bunları dert etmiyor, hobilerinizle hobi olarak mutlu oluyorsunuz. Ya da çok şanslı olup hobilerinizi işe çeviriyor ve bundan da pişman olmuyorsunuz…

Belki de en çok boş zamanlarımızda kendimize yükleniyoruz. Tam sakince oturup dinlenecekken kendimizi kötü hissetmeye başlıyoruz, sanki o an yapılabilecek tırnak içinde verimli bir şeyden geri kalıyormuşuz gibi… Keyifle bir şey izleyelim diyoruz sonra o izlediğimiz şeyin bize yeterince bir şey katıp katmayacağını sorguluyoruz. İzlediğimiz şeyin altyazılı olması yetmiyor bazen, bari İngilizce alt yazılı olsun diyoruz ki yabancı dilimiz gelişsin. Yaptığımız her şeyden bu kadar vicdan azabı duymaktan, her şeyi sorgulamaktan yoruluyoruz. Geldiğimiz şu kısacık hayatta sakince huzurla bir şey yapmayı özlüyoruz. Uyumaktan vicdan azabı duyuyoruz, her uyuduğumuzda kendimizi kalkınca şunu yapacağım diye uyuyabilmeye ikna ediyoruz. Bazen edemiyoruz, bitki çayları, ilaçlarla bunu sağlamaya çalışıyoruz. Tamam ama bazen de öğreniyoruz bununla yaşamayı, bu etmeyi bu durumları yönetmeyi, sakin olmayı yavaş yavaş öğreniyoruz. Belki bazılarımız doğuştan biliyor, ne şans…

Uzun lafın kısası, hepimiz bir şeyler olduk, bir şeylere çabaladık, bazen başardık bazen başaramadık, bazen başardık sanıyorken yere çakıldık, bazen her şey bitti sanıyorken birkaç yıl sonra ne kadar mutlu olabildiğimize şaşırdık… Hayat sanırım böyle bir şey, çözümsüz sağlık sorunları gibi kimsenin yaşamamasını dilediğim zorluklar haricinde hiçbir alanda grafiğimiz tamamen yukarı veya tamamen aşağı gitmeyecektir. Zaman zaman düşeceğiz ve düşmek dünyanın sonu olmayacak, zaman zaman en tepeye çıkacağız ve bir daha o kadar yüksekte olamayabileceğiz o an farkında olmasak da. Memnun olmadığımız birçok şeyi değiştirmeye zamanımızın olduğu yaşlardayız hala, yapmamız gereken belki de “Sen şöyle olmalısın!”, “Sen bunu yapmalısın!” diyen sesleri, ki bu sesler hem toplum kaynaklı hem de sosyal medyada pompalananlardan kaynaklanabiliyor, biraz olsun susturmayı deneyip, sakinleşip hayatımızda nelerden şikayetçi ve nelerden memnun olduğumuzu analiz edebilmek bu sakin ve sağlıklı analizlerden sonra gerçekten değiştirmek istediğimiz alanlarda çabalamak. Ne yapacağını bilmeden panikle sağa sola koşturarak değil, zaten bir yere kaçmadıkları halde sımsıkı tuttuğumuz ipleri biraz olsun gevşeterek, sakince…

Her an bir şeylere koşturmak, koşturmadığımızda kötü hissetmek zorunda değiliz. Bir şeylere ulaştık ve ulaştığımız birçok şeyi “anında” kaybedecekmiş gibi panik olmanın faydası yok, ulaştığımız şeyleri küçümseyip iyi yönlerini gözden kaçırmanın da… Bu yaşa kadar sakin olabilecek kadar şey başardık, önümüzde de sakince yeni hedefler belirleyebilecek kadar zaman var.

Çok kaybolmuş, çaresiz hissedilen zamanlarda profesyonel yardım aramak kesinlikle faydalı olacaktır. Bazen farkında bile olmadığımız travmalarımız yine farkında bile olmadığımız şekillerde bize ket vuruyor, mutsuz ediyor ve bazen onları iyileştirmek için yardım almak gerekiyor. İyi hissetmek, iyileşmiş hissetmek bu hayattaki en önemli şey olabilir…

Evet, 27. yaşım hoşgeldi diyebiliriz o zaman…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder