Yılın en çok ses getiren, dört gözle vizyona girmesi beklenen filmlerinden biri olan Marty Supreme sonunda sinemalarda. Film genellikle çok beğenildi ama tüm övgülere rağmen Marty Supreme benim için fikirsel olarak oldukça problemli bir film. Herkesçe bilinen detaylarla başlayalım, sonra neden hayal kırıklığı olduğunu detaylıca inceleyeceğiz.
| Kaynak: Vikipedi |
Bennie ve Josh Safdie kardeşler
bu yıl birbirlerinden ayrı iki spor filmi çektiler: Bennie Safdie yönetmenliğinde The Smashing Machine’i, Josh Safdie yönetmenliğinde Marty Supreme’i izledik ve
gördük ki asıl güçlü olan film Marty Supreme oldu, Scorsese filmlerinin
geleneğini sürdürdü falan filan… Ve Timothée Chalamet’nin Oscar hırsıyla yanıp
tutuşan muhteşem performansını izledik tabii. Bu ezber noktalar bittikten sonra
detaylara geçelim.
***YAZININ DEVAMI SPOILER İÇERİR***
Dünya şampiyonu olmak için çevresindeki
hiçbir şeyi tehlikeye atmaktan çekinmeyen, her kötülüğü yapabilecek bir masa
tenisi oyuncusunun hikayesi bu. İstemeyerek de olsa zarar verdiği bir köpeğin
sahibi onu tedavi ettirmesi için para veriyor mesela ama en başından biliyoruz
ki köpeğe yardım etmeyecek. Doğmamış çocuğunun neredeyse ölümüne neden olduktan
sonra hastanede başlarına ne geldiğiyle ilgilenmeyecek… Turnuvaya gitmesini
sağlayacak parayı bulmak için tüm etik ve vicdani değerleri hiçe sayabilecek
bir adam yani Marty Supreme ama bir psikopat değil, ya da geçmişinde kişiliğini
böyle şekillendirecek travmaları yok filmde, sadece içinde yaşadığı sistemin doğal
bir sonucu olarak böyle biri oluyor.
Her zaman inanılmaz dürtüsel
davranıyor Marty. Eleştirdiği hatta inanılmaz büyük kabalıklar sergilediği
herkese geri dönüp yalvarmaktan, kendini inanılmaz derecede onursuz pozisyonlarda
bulmaktan çekinmiyor asla. Dürtüsel olduğu
kadar da plansız biri: Japonya’ya gidene kadar turnuvaya katılamayacağından
haberi bile olmuyor mesela. Yani karşımızda egodan gözü dönmüş, aklınıza
hayalinize gelmeyecek tüm saçmalıkları yapan böyle bir antikahraman var.
Marty Supreme düşük gelir
düzeyine sahip bir toplumsal tabakadan geliyor, bu yüzden para bulabilmek için “zengin”
kesimle çeşitli ilişkilere girmek zorunda. Toplumsal tabakaların ayrımını çok
net görüyoruz filmde: Yaşam tarzlarından kıyafetlere kadar tabakalar net
çizgilerle ayrılmış durumda. Ve Marty Supreme’in yani Marty Mauser’ın bu ayrıma
bir itirazı yok, sadece o da üst tabakaya geçebilmek istiyor, bunun için
yapabileceği kötülüklerin bir sınırı yok.
Öğrenciliğimizde, iş hayatımızda
bu kadarına cesaret edemese bile benzer davranış paterni sergileyen insanları görüyoruz.
Bir unvan için saçma sapan insanlarla saçma sapan bağlantılar kurmaya çalışan
kişilerin o çaresiz diyaloglarını onlar adına utanarak hiç izlemediniz mi
mesela? Ya da akademik unvanlar için, bir soru sorulsa asla cevaplayamayacakları
konularda, kimseye bilimsel bir fayda sağlamayacak makaleler yayınlandığını
görmediniz mi? Bu kişilerin en kötü yanlarından biri de o unvana sahip olmak
isteyip, onun getirdiği sorumlulukları asla almak istememeleridir, sadece
sıfatlar peşinde harcanmış hayatlar… Amaçları o unvanın getirdiği işi yapmak olmadığından,
unvan geldiği anda amaçsız ve mutsuz olurlar ve asla yeterlilik duygusuna
ulaşamadıklarından yeni sıfatlar peşinde hırsla koşmaya devam ederler. Bu psikolojiyi
değiştirmeden mutlu olmak imkansız gibi bir şey bence. AMA FİLMDE BU DURUMLARA
DAİR BİR ELEŞTİRİ YOK. Evet Marty Mauser karakteri hayalindeki başarıya tam
olarak ulaşamıyor ama hep ufak bir şans yardımı olsa ulaşacakmış gibi görünüyor
ve bu durum normalleştiriliyor. Film bu eleştiriyi yapmak zorunda mı diye sorduğunuzu
duyar gibiyim. Bence filmlerin hızlı
sekanslar, muhteşem montajlar, harikulade oyunculuklardan ziyade verdiği mesajlar,
toplumdaki karşılıkları çok daha önemli. Estetik açıdan kusursuz bir paket
içinde etik değerlerden yoksun fikirler sunan, hadi eleştirmemek bir tarafa ama
bunu “normalleştiren” filmlerin o süslü paketinin hiçbir etkisi kalmıyor benim
gözümde. Tabii fikirsel kısmından bahsediyorum, fiziksel emeğini ortaya koyan
teknik ekibin muhteşem işlerinin hakkını yemek de istemem.
Filmin fikirsel temeli Amerikan
Rüyası’na dayanıyor aslında: Herkes yeteneğini ortaya koyacak ve rekabet edip
yükselecek. Tabii rekabetin sınırları net olarak çizilmiş değil bu rüyada: Filmde
de gördüğümüz bu işte, tüm bu ahlak ve etikten yoksun hareketler Marty’yi daha
ileriye götüremedi evet, ama GÖTÜREBİLİRDİ. Buna Marty’nin şanssızlığı haricinde
bir engel yok filmde. Daha farklı nasıl olabilirdi diye de düşünülmüyor asla,
normal olan bu düzen… Maksimum şunu sorgulayabilirsiniz bu filmle: “Alacağım karşılık
bu yaptıklarıma değer mi?” Değmez deyip daha ahlaki seçimler yaparak ayakkabıcı
olabilirdi mesela ama filmin evreni içinde asla Marty’nin hem iyi bir masa
tenisçisi olduğu hem de korkunç davranışlar yapmasına gerek kalmadığı alternatif
bir çözüme yönelemezsiniz.
Aslında Marty tamamen Amerika’yı
temsil ediyor bence: Hem davranışlarının felsefi temeliyle hem de daha somut
detaylarla görebiliyoruz bunu. Mesela Japonya’ya gitmesi ve başarılı olduğu
halde mutsuz olması İkinci Dünya Savaşı’na net bir gönderme olarak okunabilir.
Filmin en problematik yönlerinden
biri de Marty’nin eski bir oyuncu olan Kay Stone’la ilişkisiydi bence. Kay
Stone karakteri genç
erkek egosunu parlatan bir araca indirgeniyor. Filmdeki önemli kadın figürler
hep Marty’nin ilgisine muhtaç gösteriliyor zaten: annesi, Kay, Rachel. Marty’nin
muhattap olduğu erkek arkadaşlarının, Milton Rockwell’in, köpeğin sahibi Abel
Ferrara’nın Marty’den bağımsız hikayelerini de öğreniyoruz mesela; aile
yaşantılarını, işlerini görebiliyoruz ama kadın karakterlerde bu hikayeler o
kadar yüzeyde ki, filmin en önemli kadın karakteri Rachel’ın kocasıyla neden
mutsuz olduğunu bile somut olarak anlayamıyoruz. Somut bir sebep olmak zorunda
değil diye açıklanabilir belki ama bu durumda da psikolojik temelini daha
detaylı görmeyi isterdim çünkü dediğim gibi erkek karakterlerde bu detaylar çok
daha sağlam temellere oturmuş görünüyor.
Filmin finalinin nereye
bağlandığını hiç anlamadım zaten. Bir anda iyi bir babaya mı dönüştü, bebeğin
masumiyetini görüp yaptıklarını mı sorguladı? Finaldeki belirsizlik bilinçli
bir tercihse bile, bu belirsizlik istemli veya istemsiz olarak Marty’yi
aklamaya hizmet ediyor diyebilirim.
Bebeğin kahverengi, Marty ve
Rachel’ın renkli gözlü olmasından temel bir genetik bilgisiyle bebeğin Marty’den
olmadığını mı anlamamız gerekiyordu, yani orada da kabaca “yenildiğini” mi
gördük diye düşündüm ama overreading de yapıyor olabilirim bu noktada.
Marty Supreme | Official Trailer HD | A24
Filmde oyunculuklar muazzamdı, özellikle Rachel karakterinin o günleri yansıtan enerjisine bayıldım. Timothée Chalamet’nin performansı zaten mükemmeldi ama biraz fazla uğraşılmış, ödül için fazla çabalanmış, yapay bir harikalık izlediğimizi düşünüyorum. Yeni bir Taxi Driver yaratılmaya çalışılmış ve gerçekten çok çabalanmış, emeklerine sağlık ama Robert De Niro’nun girdiği her kadrajı dolduran karizması tam olarak yok tabii.
Bu çaba Timothée Chalamet’yi biraz Marty karakterine çevirmiş sanki, tabii aynı yanlışlarla dolu bir durumda olduğunu asla düşünmüyorum ama benzer bir toksik hırs hissettim Chalamet’nin “ödüllük” performansından. Bu rol için yıllarca emek harcamış olması gerçekten takdire şayan ama “ödül için” hissinin seyirciye çok geçmesi biraz üzücü. Yine de umarım emeğinin karşılığını alır, hatta Altın Küre Müzikal veya Komedi Dalında En İyi Erkek Sinema Oyuncusu Ödülü'nü kazanması da sevindirdi çünkü hak etmediğini asla söyleyemem.

Harika bir film eleştirisi:-)))
YanıtlaSil😍😍😍
YanıtlaSil