SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ (One Battle After Another) - Paul Thomas Anderson'ın Gözünden Politik ve Kişisel Mücadeleler

Son dönemlerin birçok kusursuz filminde imzası olan Paul Thomas Anderson, yine kusursuza yakın bir filmle karşımızdaydı. Thomas Pynchon’ın Vineland (1990) isimli romanından esinlenilen filmde geçmişin devrimci idealleriyle bugünün kişisel hayatta kalma mücadelesi çarpışırken, baba–kız ilişkisi hikâyenin duygusal merkezini oluşturuyor. Şimdiden söyleyeyim, bu yazı bolca spoiler içerecektir.


Magnolia (1999), There Will Be Blood (2007), Inherent Vice (2014) gibi ünlü ve kusursuz filmleriyle tanıdığımız Anderson’ın yeni filmi, yılın en iyi filmi olma iddiasıyla adını fazlasıyla duyurdu ve bu iddianın doğru olma ihtimali hiç düşük değil. Yılın en iyi filmi olabilir ama yönetmenin diğer filmleriyle kıyaslayınca… Bu konuya döneceğiz.

Film, teorik temelini tam olarak açıklamasa da heyecanla “iyi” şeyler yapmaya çalışan bir grubun eylemlerini göstererek başlıyor. Uzun çekimler; kalabalık, hareketli sahneler, heyecanlı demeçlerle grubun duygusuna seyirci de dahil oluyor. Grupta Perfidia (Teyana Taylor) ve Pat (Leonardo DiCaprio) isimli karakterlerin romantik bir ilişki içinde oldukları görülüyor. Perfidia oldukça asi bir karakter, peşlerinde olan ve Perfidia’ya ilgisini açıkça belli eden Steven J. Lockjaw (Sean Penn)’u seks oyunlarıyla oyalıyor ve kendini bir şekilde kurtarıyor.

Perfidia’nın bir çocuğu olması üzerine ana karakterlerin kişiliklerinde bir değişim görüyoruz, Pat kendini babalık görevine adıyor, Perfidia ise annelik duygusuyla hareket etmeyi reddedip yeni maceraların peşine düşüyor.


Filme yönelik en büyük eleştirim bu sahnelere yönelik. Perfidia karakter yazımı açısından oldukça zayıf hissettirdi. Anderson’ın filmlerindeki karakterlerin psikolojik zeminlerinin çok daha oturmuş olmasına alışkın bir seyirci kitlesi var. Geçmişlerini, neyi neden yaptıklarını anlamaya; hak vermese bile empati yapabilmeye alışmış bir kitle… Anderson kadın karakterlerini genellikle arka planda bırakmazken Perfidia’nın hikâyesi sanki daha önceki filmlerindeki çok katmanlı kadın portrelerinden bir adım geride kalıyor ve karakter bir süper kahraman filminden çıkarılıp alakasız bir şekilde bu filme monte edilmiş gibi hissettiriyor.

Filmin aynı dakikalarında Pat karakterinin duygusal dönüşümü de yeterince açıklanmıyor. Evet, iyi bir baba olma motivasyonu oldukça anlaşılır ama birdenbire birlikte yol yürüdükleri gruptan böylesine uzaklaşabilmesi biraz havada kalıyor.

Perfidia ve Pat’in tatlı kızları Charlene 16 yaşına gelip Willa Ferguson (Chase Infinity) olarak karşımıza çıktıktan sonra ise film tam bir şaheser tadında akmaya başlıyor. Willa ve Pat’in kimliğini saklamak için aldığı yeni ismi, Bob Ferguson’un tatlı baba-kız ilişkileri iki tarafın tüm hatalarıyla, birbirlerine kıyamayışlarıyla sıcacık hissettiriyor. Bob bazen çocuksu davranıp Willa’ya anne gibi hissettiriyor ama Willa’yı korumak için yapabileceklerini görmek bunu telafi ediyor. Sadece seyirci açısından değil, Willa’nın gözünden de bu telafi oluşu görmek paha biçilemez bir sıcaklık yayıyor salona.


Zaten Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood (2017), The Master (2012), Magnolia (1999) gibi filmlerinden alışığız hem güçlü hem zayıf yönleriyle kusursuz yazılmış baba figürleriyle çocuklarının ilişkisine şahit olmaya. Anderson bu baba-çocuk ilişkisi işinde ne kadar iyi olduğunu bin kere daha kanıtlasa hepsi sıkılmadan izlenir sanırım…

Peşlerine düşenler, kaçışlar, korkular, kavuşmalarla geçiyor filmin ikinci yarısı. Tabii peşlerinde Lockjaw var. Lockjaw, uzun zamandır izlediğim en iyi “kötü karakter”di sanırım. Trump’ı da iktidara taşıyan ve üzülerek, gün geçtikçe güçlenişine şahit olduğumuz “Amerikalı beyaz erkek” problematik karakterini kara mizahla böylesine harmanlayıp Sean Penn’in muhteşem oyunculuğuyla seyirci karşısına çıkarmak gerçekten olağanüstü bir iş. Hem bu kadar tiksindirmek hem bu kadar güldürebilmek… Anderson ve Sean Penn birbirlerini o kadar iyi anlamışlar ki ortaya bu müthiş kötü karakter çıkmış.



Kaçma-kovalama sahnelerinde karşımıza çıkan Sensei (Benicio Del Toro) sakinliğiyle, cesaretiyle ve komikliğiyle müthiş yazılmış bir başka karakter...



Willa’nın roller-coaster benzeri bir yolda arabayla kaçış sahnesi de en çok tartışılan sahnelerden biriydi. Bu sahne ciddi anlamda panik atağımı tetikledi, bunu yapabildiği için ekstra hayranlık duydum çünkü hissettirilmek istenen tam olarak buydu ve seyircisine tam anlamıyla geçti. Sahnenin finalinde Willa’nın arabayı durdurmasıyla gerçekleşen kaza da çok zekice tasarlanmıştı. Sahnenin finalinde Willa ve Bob’un kavuşmasıyla tüm gerilmiş kaslar kendini rahatlamaya bırakıp ve belki birkaç damla yaş süzülmüştür…

Lockjaw’un Amerikalı beyaz erkek grubu içindeki zavallılığını görüp tiksintimizi birkaç kat daha arttırarak noktayı koyuyor film.

Filmin müziklerini Radiohead’in gitaristi olarak tanıdığımız Jonny Greenwood yapıyor. There Will Be Blood’daki vahşi yaylılarda, The Master’daki hipnotik ritimlerde, Phantom Thread’deki zarif piyano ezgilerinde imzası olan Greenwood bu filmde de tertemiz bir iş çıkarıyor.

Anderson, Inherent Vice (2014) filminde de Thomas Pynchon’ın aynı isimli romanından esinleniyor. Yani yönetmenin Pynchon ile ilişkisinin de geçmişe dayandığını söyleyebiliriz.

Sonuç olarak bazı şeyler havada kalmış hissettirse de Savaş Üstüne Savaş’ın yılın, belki son on yılın en önemli filmlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek. Muhteşem bir baba-kız, kaçma-kovalama, birey-toplum çatışması filmi. Yönetmenin en iyi filmi olduğunu ise zannetmiyorum, özellikle de Magnolia gibi bir kusursuzluğa imza atabilmişken…

Filmi izlemenizi, hatta mümkünse sinemada ve hatta mümkünse IMAX seçeneğiyle izlemenizi sonsuz kez tavsiye ediyorum ve pişman olacağınızı hiç sanmıyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder